9 Mart 2008 Pazar

Dini ve Milli Eğitim Almış Nesiller




Büyük Millet Meclisi'nde milletin alacağı eğitimi şekillendirmek için yapılan tartışmaların ardından, Maarif Vekili Rıza Nur bugün de aşina olduğumuz bir eğitim müfredatını kamuoyuna açıkladı: "Dini eğitim almış nesiller yetiştirilecek."


Yıl 2005. Türkiye her geçen gün biraz daha çoğalan ahlaki ve sosyal problemlere ev sahipliği yapan bir ülke olmanın buhranını yaşıyor. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, artık üçüncü sayfa haberleriyle doluyor. Kapkaç, yankesicilik, dolandırıcılık derken kanunlardan, güvenlik güçlerinden yakasını bir şekilde kurtaran insanları durdurabilecek tek güç olan "vicdanlar" ise yürekleri ve zihinleri bir bir terk ediyor. Bu iç burkan durumu elleri kolları bağlı olarak seyreden politikacılar, eğitimciler, din adamları ve en önemlisi aileler ise çocuklarını ahlak erozyonundan sağ salim çıkarabilmenin çarelerini arıyor. Her gün ortaya yeni projeler, yeni fikirler atılıyor.

Ülkenin bu manzarasını adeta 85 yıl önce gören Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk üyeleri, yani Milli Mücadele'nin önderleri ise, o günlerden önlem almak gerektiğini vurguluyordu. Çare olarak ise mühendisinden doktoruna, öğretmeninden marangozuna hangi meslekten olursa olsun herkesin dini eğitim alması gerektiği üzerinde duruluyorlardı. Milletin ahlakı ve vicdanı eğitilmeliydi, bunun tek çözümü de din eğitimiydi ama bu eğitim nasıl olacaktı?

Meclis açıldıktan üç gün sonra eğitim tartışıldı!

Büyük Millet Meclisi, kurulmasından daha bir kaç gün sonra, çok ağır sosyal, siyasî ve ekonomik şartlar altında çalışmalarına rağmen eğitime büyük önem vermiş, özellikle din eğitiminin gerekliliği ve nasıl yapılması hususu Meclis'te uzun uzun müzakere edilmişti. 26 Nisan 1920'de TBMM Reisi Mustafa Kemal'in başkanlığında yapılan ihtisas komisyonlarının kurulmasına ilişkin müzakerelerde, Meclis'e bir önerge sunan Müfit Efendi önergesini savunurken şunları söylemişti: "Tedrisat iki esasa ayrılır. Birisi tedrisat-ı diniye , birisi de tedrisat-ı dünyeviye, yani fünûn (fen bilimleri) ve saireye ait tedrisattır. Bab-ı Meşihat (Diyanet İşleri Dairesi) sırf tedrisatı diniye ile mi meşgul olsun, yoksa program koymak suretiyle medreselerin tedrisatını da iyi bir hale ifrağ etsin (dönüştürsün) mi? Bu ciheti hepimiz derin bir teessür ile düşünüyoruz. Düşünmeye mecburuz."

Aynı müzakerelerde söz alan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi'nin (Tanrıöver) yaptığı konuşma ise çok çarpıcıydı: Suphi'nin "Meclisimiz'e dahil olan ulema-i dinin (din alimlerinin) yetişecek nesillere kâfi bir terbiye-i diniyenin (dini eğitim) verilmesini istemek hususunda nâmütenahi (sonsuz) bir hakkı vardır. Bunu inkâr etmek hiç kimsenin aklından geçmez. Her millet dinî bir terbiye alır. Bizim çocuklarımız da dinî bir terbiye alacaklardır. Bu esas umumi ve mutlaktır." Suphi'nin din eğitiminin milletin tüm çocuklarına nasıl verilmesi gerektiğine ilişkin sözleri, aslında bugün de yapılan din eğitimi tartışmalarının ilkini oluşturuyordu. Suphi, şunları söylemişti: "Meclis-i Ålinin fikrini iki nokta üzerinde celbetmek isteriz, tedrisat dünyanın her tarafında muhtelif şubelere ayrılır. Bir kısmı doğrudan doğruya mahiyeti itibariyle dinîdir; diğeri hayata ait vazifeler ile alaka ve temas üzeredir. Bir kısmının din ile alakadar ve teması yoktur. Din İşleri Komisyonu, dinin tedrisi noktasından arzu ettiğini takrir eder ve Maarif Encümeni'ne (Eğitim Komisyonu) onu teklif eder. Bu kendisinin en sarih hakkıdır. Maarif Encümeni de hayatın maddî işleri noktasından çocuklarımızın deruhte edecekleri vazifeye göre terbiye ve tedris almalarını temin edecek bir program vaz'eder ve bu tatbik edilir. Fakat ikisi de biri birine karıştırılırsa sonu gelmez, birtakım anlaşmazlıklar zuhur eder."

Biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız

Sivas Mebusu ve devrin önemli bilim adamlarından Mustafa Taki Efendi ise Hamdullah Suphi'nin bu görüşlerine karşılık "Mekteplerden fen bilimleriyle yetişen efendileri adeta bir ecnebi, haşa itikatsız diye görüyoruz. Bu efendiler de, dini eğitim alanları, mutaassıp ve hiçbir şeye yaramaz kabul ediyorlar. Bunun için millet arasında ayrılık, ortaya çıkıyor" görüşünü ileri sürüyordu. Mustafa Taki Efendi, bu iki kaynağın birleştirilmesi gerektiğini, İslam dininin bilimsel gelişmelere engel olmadığını, bilakis teşvik ettiğini bu yüzden de dini eğitim ile fen ve matematik gibi müspet bilimleri aynı müfredatta birleştirmekte hiçbir sakınca olmadığını hatta bunda halkın menfaati olduğunu dile getirmişti. Mustafa Takî Efendi şunları söylemişti: "Şimdiye kadar bizi terakkiden alıkoyan zihniyetin din ile dünya işlerinin ayrı ayrı olduğu anlayışıdır. Diğer dinler gibi bizim dinimiz terakkiyat-ı maddiyeye mani bir din değildir. Bizim dinimiz terakkiyat-ı maddiyeyi mütekafildir... Diğer dinler erbabının terakkiyat-ı maddiyeyi kabule dinleri müsait olmadığından, onlar dinden ayrılmaya mecbur kalmışlardır. Din ile dünyayı ayırmasalardı Avrupa terakki etmeyecekti. Fakat biz din ile dünyayı ayırırsak geri kalırız..."

Rıza Nur: Dinî eğitim almış nesiller yetiştirilecek

Mustafa Kemal'in başkanlığında yapılan oturumdaki bu müzakereler, bugün İmam Hatip Liseleri'nde eğitim gören gençlerin dini eğitim aldıkları için yalnızca imam olabilecekleri yönünde yapılan yorumları değerlendirme açısından ipuçları da taşıyor.

İşte bu müzakerelerin sonunda hazırlanan ve Milli Mücadele kahramanları tarafından yeniden inşa edilen bir ülkede eğitimin nasıl yapılması gerektiğini içeren Medâris-i İlmiye Nizamnamesi, yani "Bilim Medreseleri Kanunnamesi", 8 Mayıs 1921'de İlk Meclis'in Bakanlar Kurulu üyeleri ve ilk Başbakan Mareşal Fevzi Çakmak ile o sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından imzalandı. Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Rıza Nur'un ilk hükümetin programını okurken söylediği "eğitimin amacı dini ve milli eğitim almış nesiller yetiştirmektir" şeklindeki sözleri de bu nizamnamenin ana fikrini de ortaya koyuyordu.

İmam Hatip Liseleri'nin ilk prototipi

Rıza Nur, nizamnâme ile nasıl bir eğitim amaçlandığını açıklarken, müspet ilimlerle donatılmış okullar oluşturulmasının düşünüldüğünü belirtmişti. Nizamname, özellikle din eğitimi konusuna önem verileceğini, ıslah edilmiş olan medreselerin daha da geliştirilip devam edeceğini göstermekteydi. Yani bu nizamname, İmam Hatip Liseleri'nin ilk prototipi olarak kabul edilebilecek olan Cumhuriyetin ilk okullarının müfredatını, bugünün İHL müfredatlarına çok benzer bir şekilde düzenlemişti.

Nizamnameye göre, eğitim süresi 6+6 olmak üzere toplam 12 yıl olarak belirlenen bu okulların haftada 6 gün eğitim yapması öngörülüyordu. Medaris-i İlmiye'de öğretilecek dersler arasında sınıflara göre saati ve ders dağıtımı değişmekle beraber, tarih boyunca okutula gelen derslerin yanında hesap, (matematik) coğrafya, tarih, sağlık bilgisi yazı ve imlâ gibi dersler de konulmuştu.



1 Ocak 2008 Salı

Aceleyle kılınan namaz, namaz sayılmaz

Peygamberimiz (a.s.m.), itinasız kılınan namazı, namaz saymazdı. Bir gün gelişigüzel namaz kılan bir kimseye:

– Dön de, namazını yeni baştan kıl. Çünkü sen namazı kılmış olmadın, dedi. Adam dönüp yine eskisi gibi kıldı. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) yine ona:

– Dön, yeni baştan kıl. Çünkü sen namazı kılmış olmadın, diye buyurdu ve bu ihtar üç defa vuku buldu. En sonunda adam:

– Seni hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben bundan başka türlüsünü bilmiyorum, bana doğrusunu öğret, dedi. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.m.):

– Namaza duracağın zaman tekbir al. Sonra ne kadar kolayına gelirse, o kadar Kur’ân oku. Arkasından rükûa varıp, mutmain [azaların yatışmış] oluncaya kadar dur. Sonra başını kaldırıp ayakta doğruluncaya kadar dur. Daha sonra, secdeye varıp mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldırıp mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazın bütününde böylece yap, dedi.


“Yahudiler gibi sallanmayın!”


Sahabelerden Ümmü Ruman (r.a.), namaz kılarken sallanıyordu. Onu bu halde gören eşi Hazret-i Ebu Bekir, öyle bir azarladı ki, Ümmü Ruman neredeyse namazdan çıkacaktı.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir, şiddetle uyarmasının sebebini şöyle açıkladı:

– Resulullah (a.s.m.) şöyle buyuruyordu: “Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda her tarafın sükûnet içinde olması, namazın tamamındandır.”



[Namazı Yaşayanlar/Said Demirtaş/Nesil Yayınları]

NICIN NAMAZ KILALIM?


Her insan, hayatın coşkun denizinde, özellikle zorluk ve sıkıntı anlarında, kendi deruni ıstırap ve kaygılarını yatıştırmak için sağlam bir manevi sığınağa ihtiyaç duyar. Gerçek şu ki bu sığınak Allah’ı anmaktan başka bir şey olamaz.

Allah Teala çöyle buyurur:

...Bilin ki, ancak Allah’ı anmakla kalpler güvene kavuşur.(1)

Yüce Allah’ın bizim ibadetimize hiçbir ihtiyacı yoktur; ama bizler, Allah’a ve onunla ilişki vesilesi olan ibadet ve namaza muhtacız. Namaz, kul ile Yüce Allah arasında sürekli bir irtibat vesilesidir. Zayıf ve güçsüz insanın, güçlü ve kadir olan Allah Teala ile bu manevi ilişkisi, çeşitli zorluklar karşısında insana güç verir. Hayatın zorluklarında şaşkınlığa uğramış insan, sadece Allah’a yönelmekle huzura kavuşabilir ve namaz insanın Allah’a yönelmesini, O’na bağlanmasını sağlar. Çünkü niyet, iftitah tekbiri, fatiha ve fatihadan sonra bir surenin okunması, rüku, secde, teşehhüt, selam ve namazın diğer vacip ve şartları insanın kalbini Allah’a yönlendirecek özelliğe sahiptir. Namaz kılan bir mümin, her gece ve gündüz, beş defa bütün varlığıyla Allah’a yönelmektedir.

Bir pusulanın denizdeki gemiye hedefe doğru kılavuzluk etmesi gibi namaz da mümini, sürekli olarak, en yüce hedef olan lıkaullahh’a (Allah’a kavuşmaya) doğru kılavuzluk etmekte ve onu yanlış yollara sapmaktan korumaktadır.

Resulullah (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) şöyle buyuruyor:

“Mümin namaza başladığında, Allah Teala, namazı bitirinceye kadar lütuf ve merhamet ile ona bakar ve o ilahi merhamet gölgesinde yer alır; onun etrafını göğün ufuklarına kadar melekler sarar ve Yüce Allah bir meleği onun baş ucunda durup şöyle demekle görevlendirir: Ey namaz kılan! Eğer kimin sana baktığını ve kiminle raz-u niyaz ettiğini bilseydin, asla bu yerinden ayrılmazdın ve başka bir şeye ilgi göstermezdin.”(2)

Başka bir hadiste de şöyle yer almıştır:

“Eğer namaz kılan Allah’ın azamet ve yüceliğinin ne derecede onu sardığını bilseydi, başını secdeden kaldırmak istemezdi.”(3)

Sekizinci İmamımız Rıza (a.s) namazın farz oluş hikmetini açıklarken şöyle buyurmuştur:

“Namaz, kulun kendi Mevla ve yaratıcısını unutmayarak kendi haddini aşmaması için gece-gündüz Allah Teala’yı anmasını sağlar. Allah’ı hatırlamak ve O’nun huzurunda ibadet için kalkmak, insanin günaha düşmesine engel olur ve onu çeşitli fesatlara düşmekten kurtarır.”(4)

Yine Resulullah (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) namaz hakkında soran birisine şöyle buyurmuştur:

“Namaz dinin hükümlerindendir; Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak vesilesi ve peygamberlerin apaçık yollarındandır. Namaz kılan, melekler tarafından sevilir. Namaz; hidayet, iman, marifet ve rızkının bol olmasına vücudunun sıhhatine vesiledir. Namaz, şeytanı üzer ve kafirlere karşı da bir silahtır. Namaz, duanın icabet olmasına ve diğer amellerin kabul olmasına vesile olur; namaz müminin ahireti için bir azık, ölüm meleğine karşı şefaatçi, kabirde yoldaşı ve sergisi, nekir ve münkerin kabirdeki sorularına karşı cevabı, kıyamet günü namaz kılanın tacı, yüzünün nuru ve elbisesi, ateşe karşı korunağı Yüce Rabbine karşı delili ve bedeninin ateşte yanmaktan koruyucusu, sırattan geçiş izni, hurilerin mihri ve ebedi cennetin karşılığıdır. Kul, namaz ile yüce makamlara ulaşır; çünkü namaz, Allah’ı her eksiklikten tenzih etmek, O’nun tekliğine şahadet getirmek, O’na hamd etmek, tekbir getirmek O’nu övgüyle anmak, takdis etmek, zikir ve dua etmektir. (5)

Namaz, Yüce Allah’a karşı şükür etmektir. Allah’ın bize verdiği nimetleri saymak mümkün değildir; bu nimetler karşısında namaz küçük bir teşekkür mesabesindedir.

Dördüncü Masum İmam Zeyn’ul Abidin (a.s) şöyle naklediyor:

Büyükbabam Resulullah (s.a.a), çok ibadet eder ve namaz kılardı; namaz için ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Kendisine, “Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen(6) neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun?” denince, Resulullah, “Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdi.(7)

Allah ibadet ve kulluğa layıktır. Hz. Ali (a.s) kendi duasında şöyle diyor:

“Allah’ım ben sana cehennemin azabının korkusundan veya cennete olan özentiden ibadet etmiyorum. Seni kulluk edilemeye ve ibadet olunmaya layık bulmuşum; sana ibadetim bu yüzdendir.(8)

Namaz kılmak erginlik çağına ulaşan akıl sahibi her insana, tüm şartlarda farzdır. Hatta savaş meydanında savaş halindeki bir kimsenin veya suda boğulmakta olan bir insanın bile namazı belirlenen kısa şekilde yerine getirmesi gerekir.

Namazın dindeki manevi önemi yüzünden din önderleri namazı dinin direği olarak nitelendirmiş ve bilerek namaz kılmayanın, dinini tahrip ettiğini açıklamışlardır.(9)

İmam Cafer Sadık (a.s)’dan Yüce Allah’a en güzel yakınlaşmak vesilesi nedir diye sorulunca “Allah’ı tanımaktan sonra Allah’a yakın olmak için namazdan daha önemli bir şey olduğunu bilmiyorum” demiştir.(10)

Yine buyurmuşlar ki:

“Hesap anında her şeyden önce, kul namaz yönünden hesaba çekilecek; eğer namazı kabul olursa, diğer amalleri de kabul olur; eğer namazı reddedilirse, diğer amelleri de reddedilir.”(11)

İmam Cafer Sadık (a.s) vefat zamanı yaklaşınca tüm akraba ve yakınlarını çağırarak onlara şöyle demiştir:

“Bizim şefaatimiz, namaza önem vermeyen kimseye ulaşmaz.”(12)

Namaz, Hz Muhammed’in ( Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) peygamberlikle görevlendirildiği ilk günlerden itibaren, teşri edilen hükümler arasındadır. Peygamber Hz. Hatice ve o zaman on yaşında olan Ali (a.s) ile birlikte müşriklerin çeşitli eziyetlerine aldırmayarak, Kabe’nin etrafında bu ilahi farizayı yerine getiriyorlardı.

Kur’an-ı Kerim’de namaza çok önem verilmiştir. Kur’an’da, on dört yerde hakkınca namazı yerine getirin, ayakta tutun anlamına gelen ekimu veya ekimne tabirleri ve beş yerde namazı ayakta tut anlamına gelen ekim tabiri yer almıştır. Bir çok ayette de Akame yukımu, yukımune ve mukimin tabirleriyle namazı hakkınca yerine getiren müminlerden söz edilmiş ve övülmüşlerdir.

Bazı ayetlerde namazı hakkınca kılanlardan manevi ticaretlerinde asla zarara uğramayanlar olarak söz edilmiş.(13) Ve bir ayette de müminlerin, sadece namaz kılan zekat veren ve ahirete yakinleri olan kimseler oldukları açıklanmıştır.(14)

Taif Şehrinin halkı İslam’a girmeleri için bazı koşullar öne sürmüş ve bu koşullar arasında namazın kendilerine farz olmaması talebinde bulunmuşlardı; Peygamber onlara verdiği cevapta: “Ama namaz ile ilgili koşulunuza gelince, namazsız bir dinin hayrı yoktur” diye buyurmuştur.(15)

Namazı terk etmek büyük bir günahtır ve insanın dini yönden tamamen düşüşüne ve cehennem azabına duçar olmasına sebep olur.

Allah Teala, Kuran-ı Kerim’de buyuruyor ki, Ahirette bazı suçlulara şöyle sorarlar:

“Sizi cehenneme düşüren nedir? Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik...”(16)


Din Önderleri ve Namaz

Tarih ve siyer kitapları incelendiğinde, Peygamber (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) ve Ehl-i Beyt imamlarının her amelden daha çok namaza önem verdikleri anlaşılır. Biz bu konuda bazı örneklere işaret edeceğiz:

Zalim Abbasi Halifesi Me’mun bir plan çerçevesinde birkaç defa İslam aleminde o güne kadar eşine rastlanmayan toplantılar düzenlemiş ve bir çok mezhep ve dinlerin büyük bilginlerini bir araya getirerek İmam Rıza aleyhisselam ile tartışmalarını kararlaştırmıştı; onun gayesi bu yolla İmam’da ilim yönünden bir eksiklik yakalayıp İmam’ın manevi ve ilmi makamına gölge düşürmekti. Ama İmam Rıza (a.s) Allah’ın verdiği vehbi ilimle tek başına onların tüm sorularına cevap vererek hepsini delillerle ikna edip susturmuştur.

Tarihte nakledildiğine göre, bunca önemli bir toplantı esnasında, İmam Rıza (a.s) namaz vakti olunca Memun’a yönelerek ‘Namaz vakti olmuştur’ dedi ve namaz için toplantıya ara verilmesini istedi; bu sırada büyük bir bilgin olan İmran, İmam ile konuşmaktaydı. İmam’a yönelerek “benim cevabımı yarıda bırakma; kalbim yumuşamıştır ve senin sözlerini kabul etmeye hazırlıklıyım diye ricada bulundu, ama İmam bu isteği kabul etmedi ve namaz kılıp geri dönerim” diye karşılık verdi ve sonra namaz için ayağa kalktı.(17)

İmam Sadık, dört gün sabahtan öğleye kadar tevhit hakkında öğrencilerinden biri olan Mufazzal b. Ömer’e özel olarak ders veriyordu. Ama namaz vakti olur olmaz derse ara veriyor ve namaz kılıyordu.(18)

Sıffın savaşının en çetin muharebe gecelerinden biri olan Leylet’ul-Harır’de, savaşın, amansız şekilde sürmesine ve bizzat Hz. Ali aleyhisselam’ın da savaşa katılmasına ve şiddetle çatışmasına rağmen gece namazını bile terk etmedi ve meydanda gece namazını kıldı..(19)

Yine Sıffin savaşında bir başka gün, İbn-i Abbas, Hz. Ali aleyhisselam’ın meydanın ortasında bir yandan savaşırken ara sıra göğe baktığını gördü; İmam’a yaklaşarak ne yapıyorsunuz? dedi İmam ‘güneşe bakıyorum ki, öğle olduysa namaz kılayım’ dedi. İbn-i Abbas şaşkınlıkla “Acaba savaşın bu kızgın zamanı namaz kılmak olur mu?! Muharebe, namaz kılmamıza engeldir” dedi. Ama İmam Ali (a.s) “Biz onlarla ne için savaşıyoruz?! Biz sadece namaz için savaşıyoruz” dedi...”(20)

Kerbela’da Hz. Hüseyin (a.s)’la Yezid’in ordusu karşı karşıya gelmişti; Aşura gününün öğle vaktiydi. O gün sabah erkenden Kerbela kahramanları, düşmanın kalabalık ordusuna ve kendi sayılarının az oluşuna bakmayarak, en zor şartlarda bile mümin kimsenin hak ve İslam yolunda her türlü fedakarlığa hazır olması ve Allah yolunda her şeyini vermekten çekinmemesi gerektiğini göstermek için eşsiz bir yiğitlik destanını sergiliyorlardı. Bazıları şahadet şerbetini içmiş ve geri kalanlar da Hz. Hüseyin ile birlikte tüm varlıklarıyla düşmana karşı savaşmaktaydılar. İmam’ın ordusundan olan Ebu Semame Seydavi Hz Hüseyin’e yaklaşarak şöyle dedi:

“Canım sana feda olsun. Düşmanlar bize yaklaşmış bulunuyorlar; ama ben şehit olmadan onlar sana dokunamazlar; seni şehit edemezler. Allah’a kavuşmadan önce öğle namazımı seninle kılmak istiyorum” dedi.

İmam aleyhisselam, başını kaldırıp göğe baktı ve “Namazı hatırlattın; Allah seni namaz kılanlardan etsin. Evet, şimdi namaz vaktidir; düşmandan namaz için muharebeye ara verilmesini isteyin” dedi Düşman bu isteği kabul etmedi. Buna rağmen, İmam (a.s) henüz şehit düşmemiş olan ashabıyla İslam’da muharebe vakti için belirlenen şekilde namazlarını kılmaya başladılar. Bu halde İmamı korumak için ashaptan bir grup düşmanın önünde durup kendi canlarını siper ettiler ve bir grup İmam’ın eşliğinde namaz kıldılar. Ve sonra bu grup öne geçtiler ve birinci grup İmam’la namazlarını kıldılar.”(21)



Namazın Ferdi Etkileri

Biz müminler ve Ehl-i Beyt şiası namaza gereken önemi vermeliyiz. Namaz bir örf ve ananeden ibaret değildir. Namaz, ister bireyin kendisi açısından ve ister toplumsal açıdan çok önemli semerelere sahip ilahi bir görevdir.

Namaz, insanın hem ruhunu, hem vücudunu, hem de fikrini etkilemekte ve tüm bunları insanın mutluluğu için devreye sokmaktadır.

Namazın en önemli sonuçlarından biri, insanı kötülüklerden korumasıdır. Allah Teala buyuruyor ki

“...Namazı hakkınca kılın. Gerçekten namaz (insanı) kötülüklerden sakındırır...”(22)

Namaz, ruhun kemale ermesi ve insanın kötülüklerden arınması ve fikrin olgunlaşması için Yüce Allah tarafından konulmuş eğitici bir programdır ve aynı zamanda sürekli olarak kul ile Allah’ın ilişkisini sağlayan bir vasıtadır.

Namaz, insanın iradesini zayıflatan ve onu cebren günahtan koruyan muhtevasız bir ibadet değildir; namaz doğru şekilde kılınırsa, insana ruhi yönden öyle bir aydınlık ve güç kazandırır ki, insan kendi iradesiyle iyi işlere daha fazla önem vermeye başlar ve kötülüklerden kaçınır. Ama namaz kılamayan bir kimsede böyle bir ruhi hazırlık ve güç bulunmaz bu yüzden namaz kılmayan birisinin kötülüklerden kendi isteğiyle kopması ve iyiliklere yönelmesi kolay değildir.

Namaz mümin kimsenin doğruluk ve takvasının artmasına sebep olur. Namazı kılmamak ise kişinin kalbinin kararmasına ve daha fazla günaha yönelmesine ve nihayet kurtuluş yollarının yüzüne kapanarak cehennemlik olmasına sebep olur. Elbette namazın insanı kötülüklerden korumasının değişik aşamaları vardır ve bu namaz kılanın iman derecesine, namaza gerçek manada yönelişine, namazda kalbinin huşu ve huzu içerisinde olmasına bağlı olarak değişmektedir.

Namazı, kural ve adabını riayet ederek tam olarak yerine getirmek, insanın yüce ilahi makamlara ve insani erdemlere erişmesinde büyük bir rol oynamakta ve birey ve toplum olarak insanın sağlıklı bir hayata kavuşmasına yardımcı olmaktadır.

Namaz kılan kimse, gasp olan bir elbiseyle ve gasp olan bir yerde namazın geçersiz ve batıl olduğunu bildiği için, hatta abdest ve gusül almak için kullanılan suyun bile temiz ve helal olmasının şart olduğunu nazara alarak başkalarının hakkına riayet etmeye, onların malına el uzatmamaya ve sürekli olarak gasp olan bir şeyden sakınmaya dini bir görev olarak özen gösterir.

Namazdaki rüku, secde ve diğer farzları emir olunduğu şekilde yerine getirmek, namaz kılanı sürekli olarak düzenli olmaya ve işlerinde ihmalkarlık ve başıboşluktan uzak olmaya alıştırır.

Yüce Allah huzurunda boyun eğme ve onun verdiği nimetleri anmak gayesini taşıyan namaz, kişinin mütevazı ve başkalarının iyiliği karşısında duyarlı olmasına ve tekebbür, çekemezlik, bencillik ve diğer kötü huylardan uzak olmasına sebep olur.

Hz. Fatıma (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Allah, imanı sizler için şirkten temizlenme ve namazı kibirden korunmak vesilesi kılmıştır.” (23)

Namaz kılan bir kimse, namazının Allah katında kabul olması için diğer davranışlarını da düzeltmeye çalışır. Çünkü namazının kabul olmadığı taktirde -Hz. Ali (a.s)’ın buyurduğu gibi- insanın diğer amellerinin de bir değeri kalmaz.(24)



Namazın Toplumsal Etkileri

Dinde namazın cemaatle kılınmasına çok önem verilmiştir. Cemaat namazı, İslam’ın muhteşem ibadi merasimlerinden sayılır. İslam’da cemaat namazına önem verilmesi, bu mukaddes dinin birlik ve beraberlik dini olduğunu Müslümanlar arasında sürekli bir dayanışmanın sağlanmak istendiğini açıkça göstermektedir.

Cemaat namazı, soy ve toplumsal sınıflardan kaynaklanan ayrıcalık ve imtiyazları ortadan kaldırmaktadır. Hangi soy renk ve milletten olursa olsun tüm Müslümanlar namaz safında aynı sırada beraberce yer alır; hep birlikte aynı kıbleye yönelerek tek vücut olarak ibadet eder ve birlikte yere kapanıp kalkarlar.

Cemaat namazı toplumun kaynaşması için en güzel vesiledir. Müminlerin birbirlerinin halinden haberdar olmaları için en iyi fırsattır. Özellikle düşmanlar karşısında Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olduklarını gösteren Cuma namazı toplumsal bir ibadet merasimi sayılır. Bu namazda okunması gerekli olan iki hutbe namaza katılanları, bir yandan takva iman ve Allah’a yönelmek konusunda yönlendirdiği gibi onları toplumsal ve siyasi konularda da bilinçlendirmektedir.



Namazın Sağlıkla İlgili Sonuçları

Elbette namazdaki asıl gaye, insanın ruh temizliğini sağlamaktır. Peygamber (s.a.a) bir gün ashabına:

“Eğer sizlerden birinin evinin önünden bir nehir geçer ve o adam günde beş defa, o nehirde yıkanırsa acaba onun vücudunda kir kalır mı?” diye sordular. Onlar: “Hayır” dediler. Peygamber (s.a.a): “Namaz da, sürekli akan bir nehir gibidir; insan namaz kıldıkça, namaz onu günahlardan temizler” diye buyurdular.

Bu manevi temizliğin yanı sıra namazın abdest, gusül, vücut ve elbisenin temiz olması gibi şartlarına baktığımızda namazın insanın dış temizliğinde de önemli bir etkisi olduğu ve böylece insanın sağlığını korumada da önemli derece de rol oynadığı ortaya çıkar.



Namazın İradeli ve Çalışkan İnsan Yetiştirmedeki Rolü

Günde beş defa, Allah’ın huzurunda durarak O’ndan başka her mabuttan yüz çeviren, İslam ve tevhit inancının doğuş yeri olan Ka’be’ye yönelen, ruhunu doğru niyetle temizleyen, mabuduna hitaben ilk sözü tekbir getirmek olan, böylece Allah’ın her nitelendirmeden daha üstün olduğunu her namazın başında tekrarlayan, en azından günde on defa Fatiha suresini okuyarak Allah’ı övgüyle anan ve gerçek övgünün O’na layık olduğunu ifade eden bir kimsenin nazarında artık maddi güçlerin bir değer ve ağırlık taşıması mümkün olamaz. Bu şekilde namaz kılan kimse artık ilahi ve insani hedefler uğruna çaba gösterirken hiçbir güç ve engelden de korkmaz. İşlerini sadece Allah için yapar ve her türlü şirk ve yağcılıktan uzak olur.

Namaz, gerçek bir huşu ile kılınırsa insanın ruhunun yücelmesinde inanılmaz bir etkiye sahiptir. Namaz sayesinde insanda, sadece Allah’ın emirleri karşısında boyun eğen, sarsıcı olaylar karşısında sebat gösteren ve İslam tarihinde örnekleri çok bulunan yiğit şahsiyetler gibi en zor şartlarda direnç ve sabır örneklerini sergileyen hür irade sahibi bir ruh meydan gelir.

Namazda okunan Fatiha suresi İslam’ın temel çizgilerini ve Kur’an’ın ana öğretilerini kısaca ortaya koymaktadır.

Allah’ın her şeyi yaratıp yönettiği, O’nun her işinin güzel ve övgüye layık olduğu, kıyametin varlığı, insanın yaptıklarından dolayı hesaba çekileceği ve Allah’ın her şeye özellikle insana karşı merhametli olduğu, her türlü şirki reddederek doğru yola bağlılık ve onda sebatlı olmanın gerekliliği ve her türlü sapıklıktan uzak olmaya çalışmak gibi temel konular Kur’an’ın giriş suresi olan Fatiha’da açıkça ifade edişmiş ve namaz kılan kimse her namazında bu sureyi okumakla yükümlendirilmiştir.



Fatiha Suresi'nin Meali
1-Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
2- Hamd Alemlerin Rabbinedir.
3- Rahman ve Rahimdir.
4- Din gününün malikidir.
5- Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.
6- Bizi doğru yola ilet;
7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.



Namazda Tefekkür

Namazı tefekkür, ihlas ve kalbin Allah’a yönelişini sağlayarak tam bir huşu ile kılmak gerekir.

Peygamber (s.a.a) Ebuzer’e hitaben şöyle buyurmuştur:

“Tefekkür ile kılınan iki rekatlık kısa bir namaz, teveccüh ve ilgi olmadan bir gece boyunca kılınan namazdan daha iyidir.”(29)

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyuruyor:

“Namaza başladığında huşu içinde olmaya çalış ve namaza gönül ver. Allah Teala buyuruyor ki: “Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.”(30)

Hz Ali de buyurmuştur ki:

“Namazda bezginlik ve uykulu halinde olmayın; Kul, namazına gönül verdiği ölçüde namazından faydalanır.”(31)

Yine buyurmuştur ki:

“İnsan namazda huşu içinde olmalıdır; eğer insan namazda huşu içinde olursa onun azaları da huşu içinde olur ve boşuna onları oynatmaz.”(32)

Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamları tam bir huşu ve Allah’a yönelişle namaz kılıyorlardı. O mukaddes zatlar, farz namazların yanı sıra sünnet namazlarını da sürekli yerine getiriyorlardı. Allah Kuran-ı Kerim’de Peygamber(s.a.a)’e gece namazını kılmasını emrederek şöyle buyurmaktadır:

“Geceleri sana farzlardan fazla bir ibadet olarak, namaz için kalk; umulur ki Allah seni beğenilen bir makama çıkarır.(33)

Peygamber (s.a.a) Ebuzer’e şöyle buyurmuştur:

“Allah namazı benim gözümün nuru kılmıştır. Aç olana yemeği ve susamış birine suyu sevdirdiği gibi, namazı da bana sevdirmiştir. Aç biri yemek yiyince doyar ve susamış olan su içince susamışlığı gider; ama ben namazdan doymam.”(34)

5 Aralık 2007 Çarşamba

Modern Toplum ve Kadın


Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı sonuçlar vermemiştir.

Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur.

Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler. Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar.

Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı, gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı için ne söylenebilir?

Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının, yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir.

Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek. Üçüncü şık ise büyük bir bunalım...

Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı) yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir.

İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır.

Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:

İsveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları, kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke. Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var.

Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var. İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların yüzde 40'ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa, kadınlara yönelik şiddetin İsveç'te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil.

İsveç'te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan 1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200.

Norveç'te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var. Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar. Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh” diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç'te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç. En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç'te cinsel suçlar, tacizler de üst düzeyde.

Neden acaba?

3 Aralık 2007 Pazartesi

DÜNDEN BUGÜNE TESETTÜR...

 
Kadını değiştir, her şey değişsin!

Tanzimatla birlikte başlayan Batılılaşma hareketleri toplum hayatını, dolayısıyla aileyi de etkilemişti. Kadının bu değişimde çok büyük bir payı vardı.

Osmanlı döneminde kadının evinden toplum hayatına atılması, mümkün olduğunca İslâm hukuku zedelenmeden yeni çözümler üretme tarzında gerçekleşmişti. Ama Batıyı aynen taklit etmek gerektiğini savunan bir kısım pozitivist aydınlar Batılılaşmanın sadece bilim, askerî ve eğitim alanlarında değil, öncelikli olarak kadınlar üzerinde gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü toplumu kadın üzerinden değiştirmek daha güvenilirdir. “Kadını değiştir, onlar da çocuklarını değiştirsin, toplum değişsin“ formülü.

Onlara göre geri kalmamızın nedeni dinin kadınlara biçtiği roldür. Özellikle dinin tesettür emri kadınların toplum hayatına katılımını engelleyen bir unsurdur. O halde tesettür meselesi çözümlenmelidir. Bu nedenle kadının sosyal ve aile hayatındaki konumu ile ilgili tartışmalarda söz dönüp dolaşıp hep dinin emirlerini tartışmaya gelir…

Zira “kadının hürriyeti” dine karşı mücadelenin sembolüdür.

İşte, hakikatin ancak deney ve gözlemle ortaya çıkacağını savunan pozitivizm felsefesinden kaynaklanan bu bakış açısı yeni cumhuriyet yönetimini de etkilemiştir.

Kadının kıyafetini “çağdaşlık projesi”nin ayrılmaz bir parçası olarak gören Kemalist reformlar bu yüzden kadını merkez noktaya almıştır.

“Aile mahremiyetine müdahale” anlamına geleceğinden, tesettür konusunda kanunî bir yasaklama getirilmemiştir. Günümüze gelinceye kadar tesettür konusu zaman içinde basamak basamak halledilmeye çalışılmıştır.

Dilerseniz bu aşamaları hatırlayalım…


1919: “Tesettür kalkacaktır!”

Mazhar Müfit Kansu’yu dinleyelim. Kansu'nun aktardığı konuşma, Erzurum Kongresi'nin bittiği gece geçer:

"Mazhar, not defterin yanında mı?" diye sordu.

"Hayır, Paşam" dedim.

"Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel!" dedi. Hemen aşağıya indim. Not defterimi alıp geldim. "Defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım bu" dedi.

Süreyya da, ben de, "Buna emin olabilirsiniz Paşam" dedik. Paşa bundan sonra, "Öyle ise önce tarih koy!" dedi. Koydum: 7-8 Temmuz 1919.
Sabaha karşı.

Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce, "Pekâlâ, yaz!" diyerek devam etti: "Zaferden sonra şekl-i hükümet cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce bir sualiniz münasebetiyle söylemiştim. Bu bir. İki: Padişah ve hanedan hakkında zaman gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.

Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım...

"Neden durakladın?" deyince, "Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var" dedim. Gülerek, "Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!" dedi. Yazmaya devam ettim:

Beş: Latin hurufu kabul edilecek.

"Paşam, kâfi, kâfi" dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edasıyla, "Cumhuriyetin ilânına muvaffak olalım da üst tarafı yeter!" diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile, "Paşam, sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz hoşça kalın!" diyerek yanından ayrıldım

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s. 131–132.)


1925: “Kaçıncı maddedeyiz?”

Atatürk, bu yazılı notları çeşitli defalar ortaya getirmiş ve haklılığını herkese hatırlatmıştı. Mazhar Müfit bu süreci şöyle anlatıyor:

Çankaya'da akşam yemeklerinde, birkaç defa, “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum'da tesettür kalkacak, şapka giyilecek, Latin hurufu kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün mühim bir ders de verdi.

Şapka inkılâbını ilân etmiş olarak Kastamonu'dan dönüyordu (1925). Ankara'ya avdet ettiği anda otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisi'nin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisi'ne de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden, "Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?" deyiverdi. Bu bir lâtifeydi, fakat mahcup eden bir lâtife...


Balolar…

Atatürk'ün toplum hayatında kadını kullanarak getirmek istediği bazı yenilikler “cumhuriyet baloları”yla başlatıldı. İlk balo, Eylül 1925'te İzmir'de düzenlendi. 29 Ekim 1925 tarihinde ise, ilk “resmî” cumhuriyet balosu gerçekleştirildi. Başbakan, bakanlar, büyükelçiler, ordu komutanları ve b
asının ileri gelenleri eşleriyle birlikte bu balolara iştirak ettiler.  


1935

Kadınların giyimlerinin düzenlenmesi faaliyetleri ilk kez 1935 yılında yapılan CHP Kongresinde gündeme gelmiştir. Kanun çıkarılmamış, inisiyatif belediyelere bırakılmıştır.


1960’lı yıllar…


Ülkemiz bir ihtilâlden çıktı. Adnan Menderes ve iki bakanı asıldı.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de değişim rüzgârlarının estiği yıllardı bu yıllar. Taşra insanları Prof. Dr. Şerif Mardin’in tabiriyle “kovuk”larından çıkmış modern yaşamı talep etmeye başlamışlardı. Şerif Mardin tabloyu bir röportajında şöyle yorumluyordu: “O zamanlar devletin kolları uzanmadığı için, taşra kendi kovuğunda yaşıyordu. Ama 60’dan sonra insanlar yavaş yavaş o kovuklardan çıkmaya başladı. Bu gerçekle yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Kovuklarından çıkan insanların memleketinde ne yapılır, onlarla nasıl baş edilir?..” (16 Eylül 2007, Hürriyet.)


1968: “Hey sen. Sen. Başörtülü kız!..”

Hatice Babacan, Ankara İlâhiyat Fakültesi öğrencisidir. Ülkemizde başörtüsü nedeniyle üniversiteden atılan ilk öğrenci sıfatını taşır.
Reha Muhtar, babasının ağzından olayın nasıl gerçekleştiğini (Muhtar’ın babası o yıllarda İlâhiyat Fakültesinde öğretim görevlisidir) bir yazısında şöyle anlatır:

Profesör Neşet Çağatay kürsüde... Ders başlamadan öğrenciler arasındaki bir genç kızı işaret ederek “Hey sen... Sen... Başörtülü kız...” diye sesleniyor... Başörtülü kız “Ben mi efendim?” diye soruyor. Çağatay, “Evet, sen” diyor, “Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun? Ya başındaki çıkar, ya da dışarı çık!..” (18 Eylül 2007, Vatan gazetesi.)

Olay büyür, İlâhiyat Fakültesi öğrencileri olayı protesto amacıyla toplu eylem yaparlar. Hatice Babacan başka bir üniversitede eğitimini tamamlar.

Gençlerin bu tepkisi Kemalistlerde büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Prof. Dr. Şerafettin Turan tabloyu şu cümlelerle özetler: “1949 yılında kurulan Ankara İlâhiyat Fakültesinde 19 yıl sonra türbanın toplu eyleme varacak derecede bir soruna dönüşmesi, yalnızca öğrenci hareketleri yönünden değil laiklik anlayışı yönünden de düşündürücü idi... Sonunda boykot bitirilmiş, dersler başlamıştı, ama bu eylemle türban sorunu Türkiye'nin gündemine girmişti. Giderek daha büyük boyutlar kazanacaktı." (Prof. Dr. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 5. kitap.)


1970’li 80’li yıllar

Tesettürlü yazarlar Şule Yüksel Şenler, dergimizin değerli kalemlerinden Mümine Güneş ve geçtiğimiz aylarda ebedî âlemlere uğurladığımız Zeynep Münteha Polat’ın kitaplarının yoğun ilgi gördüğü yıllardı 1970’li yıllar...

Üniversitelerdeki başörtülü öğrencilerin sayısındaki hızlı artış, 80’li yıllarda başörtüsü yasağını gündeme getirmiştir.

En modern üniversitelerde başörtülü kız öğrencilerin oturma eylemi yaparak kaybettikleri haklarını aramaları Kemalistleri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü modern bir eğitim aldıktan sonra halen dini en büyük referans noktası olarak kabul eden başörtülülerin varlığı, geleneksel-modern, ilerici-gerici ve aydın-Müslüman gibi tasniflerindeki geçersizliğin belirtisidir. (Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 116, 132.)
Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi ve modern kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer istedikleri için de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı kabullenilmek istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir tehlike kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim birimlerini modernliğin ve lâikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından yaşanılan durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi bir saldırı olarak düşünülmüştür.
(Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 48. )


2000’li yıllar…

Başörtüsü sorunu bugün üniversitelerden, kamu kurum ve kuruluşlarına, özel dershanelerden, imam hatip liselerine kadar toplum hayatının değişik alanlarında varlığını devam ettirmektedir.

Bunun yanında kimi başı örtülülerin dinimizin tesettür emrine riayette lâkayt olması da ayrı bir problemdir. Zira tesettür emri kadın için başörtüsünü de içine alan, ama başörtüsünden ibaret olmayan ve hassas olunması gereken kurallar ihtiva eder. Şimdilik bu derin konuyu önümüzdeki sayılarda kapak dosyası olarak ele alacağımızı belirtmekle yetinelim.


Sonuç:

Evet, kazanılmış hakları elinden alınan başörtülü olarak eğitim ve çalışma hakkı engellenen kadınların işi zor! Hem de pek çok açıdan…

Özgürlükleri genişleten bir anayasanın hazırlık çalışmalarının yapıldığı şu günlerde, “irtica paranoyası” görenlerin sayısı gün geçtikçe artarken “first lady”mizin başörtülü olması bu tabloyu değiştirir mi dersiniz?
Bekleyip göreceğiz…


Yasemin Güleçyüz-Bizim Aile

15 Mayıs 2007 Salı

YA SABIR!!....

İnsanların çoğu, sabrı ancak zaruri bir durum oluştuğunda ve yapacak başka birşey kalmadığına inandıkları anlarda gösterirler. Ama aslında "sabır" zannettikleri bu tavrın, sabrın gerçek anlamıyla hiçbir bağlantısı yoktur. Bu kimseler göğüs germek durumunda oldukları bir zorluğa ancak tahammül edebilirler. Tahammül eden bir insan, başına gelen olayları Allah'ın bir hikmet üzerine yarattığını ve tümünün ardında pek çok hayır gizlenmiş olabileceğini düşünmediği için sıkıntı içerisindedir. Ruh halindeki bu olumsuzluk, memnuniyetsizliğini ifade eden şikayetçi konuşmalarla ve sıkıntılı yüz ifadeleriyle kendini belli eder. Tahammül edilmesi gereken durum sona erene kadar bu kimseler olumsuz bir ruh halinden kurtulamazlar. Müminlerin gösterdiği sabır ise bu tahammül anlayışından çok farklıdır. Başlarına bir zorluk geliyorsa bunu yaratanın Allah olduğunu ve bunun mutlaka kendileri için hayırlara vesile olacağını bilirler. Allah'ın kendileri için en güzel kaderi belirlediğini bildikleri için karşılaştıkları her olaya gönülden razı olur ve hoşnutlukla tevekkül ederler. Bir ayette Allah müminler için "Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." (Ankebut Suresi, 59) şeklinde bildirmiştir. Müminler hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, şikayet etmeyi, yakınmayı kendilerine hiçbir şekilde yakıştırmazlar. Bunun yanında Kuran'da, "Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır." (İnşirah Suresi, 5-6) ayetleriyle de bildirildiği gibi, Allah'ın zorlukları kolaylıklarıyla birlikte yarattığını ve bunun Allah'ın değişmeyen kesin bir kanunu olduğunu bilirler."Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez..." (Bakara Suresi, 286) ayetiyle Allah kullarına önemli bir gerçeği daha hatırlatmıştır. Allah her insanı, ancak üstesinden gelebileceği zorluklarla denemektedir. Dolayısıyla insan bir zorlukla karşılaşıyorsa, kesin bir gerçektir ki Allah o kişiye bu duruma sabredebileceği gücü de vermiştir. İşte Kuran'ın bu ayetlerine iman eden müminler sabrı hiçbir şekilde "bir olaya tahammül etmek" olarak algılamazlar. Dünyada iken bu zorlukların hiçbir şekilde sonu gelmese bile, bunda bir hayır olduğunu ve Allah'ın sabredenlere ahirette sabır göstermelerinin karşılığını en güzeliyle vereceğini de bilirler. Ve bunu bildikleri için de hiçbir zaman sıkıntıya kapılmazlar. Allah'tan gelen bir zorluğu giderebilecek olanın ancak Allah olduğunu, yalnızca Allah'a sığınıp O'ndan yardım dileyebileceklerini bilerek zorlukları hafifletmesi için Rabbimize dua ederler:"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

25 Nisan 2007 Çarşamba

SÜSLENME İLE İLGİLİ HADİSLER


Enes (r.a.) rivayet ediyor: Kadın kocasından başka erkekler için güzel
koku sürünüse bu onun için ancak ateş ve ahiret için utanç olur.
Taberani'nin Evsaf'ından

Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor: Bir kadın güzel koku sürünüp bunu
hissetsinler diye bir topluluğa uğrarsa, zina etmiş olur. Ebû Davud,
Tereccûd: 7; Tirmizi, Edeb: 35; Nesaî, Zinet: 35; Darimî, Isti'zan;
18; Mûsned, 4:400,414,418

Huzeyfe'nin kız kardeşi (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ey kadınlar cemaati! Süs
eşyanız gümüşten olmalıdır. Sizden hangi kadın altınla süslenir ve onu
izhâr eder (yabancıya gösterirse), mutlaka onunla azaba maruz
kalır." [Ebû Dâvud, Hâtem 8, (4237); Nesâî, Zînet 39, (8, 156, 157).]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/478

Hz. Esmâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Bir kadın Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Kızım çiçek hastalığına yakalandı
ve saçları döküldü. Ben onu evlendirdim, iğreti saç takayım mı?" diye
sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah takana da taktırana da lânet
etmiştir?" diye cevap verdi." [Buhârî, Libâs 83, 85; Müslim, Libâs
115, (2122); Nesâî, Zînet 71, (8, 187, 188).]

"Hz. Muâviye (radıyallâhu anh) hacc yaptı. O zaman minbere çıkarak
halka bir hutbe îrad etti. (Hutbe sırasında), koruma polisinin elinde
bulunan bir tutam saçı alarak şunları söyledi: "Ey Medîneliler!
Âlimleriniz nerede? Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim,
bu çeşit şeyleri yasaklamış ve şöyle demişti: "İsrailoğullarının
kadınları ne zamanki bunu taktılar helak oldular." [Buhârî, Libâs 83,
Enbiya 50; Müslim, Libâs 122, (2127); Muvatta, Şa'ar 2, Ebû Dâvud,
Tereccül 5, (4167); Tirmizî, Edeb 32, (2782); Nesâî, Zînet 21, (8,
144-147), 68, 69, (8, 186, 187); İbnu Mâce, Nikah (1987).]

Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Her göz zânidir. Şurası muhakkak ki, kadın
koku sürünür, sonra da (erkek) cemaate uğrarsa o da
zâniyedir." [Tirmizî, Edeb 35, (2787); Ebû Dâvud, Tereccül 7,
(4174,4175); Nesâî, Zînet 35, (8, 153).]

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Kendisine buhur değen (kendisinden koku
duyulan) kadın sakın bizimle yatsı namasına katılmasın. "[Müslim,
Salât 143, (444); Ebû Dâvud, Tereccül 7, (4175); Nesâî, Zînet 37, (8,
154).]

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:"
İğreti saç takana da, taktırana da, bedene dövme yapana da, yaptırana
da Allah lânet etsin!" [Buhârî, Libas 86, Tıbb 36; Müslim, Libas 119,
(2124); Nesâî, Zinet 25, (8, 148).]

İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) dedi ki: "İğreti saç takan, taktıran;
kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran
lanetlenmiştir." [Ebû Dâvud, Tereccül 5, (4170).]

Ebû'l-Hüsayn der ki: "Arkadaşım benden önce mescide vardı. Sonra da
ben geldim ve yanına oturdum. Bana: "Ebû Reyhâne'nin anlattığına
yetiştin mi?" dedi. "Hayır!" diye cevap verince: "Ben onun anlattığını
dinledim, diyordu ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) on şeyi
yasakladı: Dişleri törpüleyip inceltmek, dövme yapmak, (erkeklerin saç
ve sakallarındaki akları, kadınların yüzlerindeki tüyleri) yolması,
kadının kadınla, erkeğin erkekle aynı örtü altında arada bir mânia
olmadan yatması, erkeğin Acemler gibi elbisesinin alt kısmına ipek
şerit ilâve etmesi, yine Acemler gibi omuzlarına alem olarak (dört
parmak genişliğinden fazla) ipek koyması, yağmacılık yapması; saltanat
sahibi olmayanın (Acemlerin ziyyi (süsü) durumunda olan) kaplan
(derisinin) üzerine oturması ve yüzük takması." [Ebû Dâvud, Libâs 11,
(4049); Nesâî, Zînet 20, (8, 143); İbnu Mâce, Libâs 47, (3655).]

İbn Ömer (r.a.)'den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
"Saçını ulama yapana yani saç nakli yapıp peruk kullanana ve
kullandırana dövme yapana ve yaptırana Allah lanet etsin yani Allah
rahmetinden uzaklaştırsın." (Ebû Dâvûd, Teraccül: 5; Nesâî, Ziyne: 22)

Nafi'e İbn Ömer'den ulaştığına göre, Rasûlullah (s.a.v) Peruk takan ve
taktırana dövme yapan ve yaptırana lanet etmiştir. (Sadece Nesâi
rivâyet etmiştir.)

Said el Makburî (r.a)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Muaviye b.
Ebî Süfyanı minber üzerinde elinde bir peruk olduğu halde gördüm şöyle
diyordu: "Ne oluyor bu Müslüman kadınlara ki başlarına bu peruklardan
koyuyorlar. Rasûlullah (s.a.v)'den işittim şöyle diyordu: "Herhangi
bir kadın başına kendisinin olmayan bir saçı ilave ederse batıl ve boş
bir iş yapmış olur." (Ebû Davud, Terecccül: 5; Tirmizî, Edeb: 32)

Ebu Bekir'in kızı Esma (r.a)'dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) saç
(peruk) takana ve taktırana lanet etti. (Ebû Davud, Terecccül: 5;
Tirmizî, Edeb: 32)

Âişe (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)
şöyle buyurmuştur: "Allah, peruk takana ve taktırana lanet etmiştir."
Amr b. Mansur aktarmıştır. Half b. Musa rivâyet ederek, babam şöyle
rivâyet etmiştir dedi. Katade'den Azre'den hasan el Uranî'den Yahya b.
Cezaar'dan ve Mesruktan rivâyete göre, bir kadın Abdullah b. Mes'ud'a
gelerek şöyle dedi: "Saçlarım seyrek ve azdır, başıma saç ilave
edebilir miyim veya peruk takabilir miyim?" Abdullah b. Mes'ud ta:
"Hayır" dedi. Bu sefer kadın: "Bu hükmü Rasûlullah (s.a.v)'den mi
duydun yoksa Allah'ın Kitab'ında mı buluyorsun?" deyince, İbn Mes'ud:
"Hayır peruk kullanamazsın, bu hükmü hem Rasûlullah (s.a.v)'den duydum
hem de Allah'ın Kitab'ında Rûm sûresi 30. Ayette: "Allah'ın yaratışı
değiştirilemez" buyurulur. Ayrıca Haşr sûresi 7. ayetinde de: "...Bu
sebeple Peygamber (s.a.v) size ne verirse ve ne getirirse ve ne
emrederse onu alın ve sizi neden sakındırıp yasaklarsa ondan elinizi
çekin..." buyuruyor dedi. Bu hadis buradaki şeklinden uzuncadır.
(Buhârî, Libas: 83; Müslim, Libas: 33)

Abdullah (r.a)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v):
"Dövme yapan ve yaptıranı güzel görünmek için kaşlarını alan ve
dişlerini inceltip dişlerinin görüntüsünü değiştirenleri
lanetledi." (Buhârî, Libas: 83; Müslim, Libas: 33)

Âişe (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v):
"Dövme yapmayı ve yaptırmayı, saç (peruk) yapmayı ve yaptırmayı,
kaşların kıllarını almayı ve aldırmayı yasak etti." (Buhârî, Libas:
83; Müslim, Libas: 33)

İbn Mes'ud (r.a)'tan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah
(s.a.v)'den işittim şöyle diyordu: "Allah'ın yarattığı şekli bozarak
yüzlerinden kaşlarından kıl alarak değişiklik yapanlara ve dövme
yapanlara Allah lanet etsin." (Buhârî, Libas: 87; Müslim, Libas: 33)

Câbir b. Abdullah (r.a)'tan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah
(s.a.v)'den işittim: "Dişleri inceltip dikkat çekecek hale getiren,
kaşları yolup incelterek dikkat çekmeye çalışanlara ve dövme
yaptırarak yaradılışı değiştirenlere lanet etti." (Buhârî, Libas: 87;
Müslim, Libas: 33)

Ebu Reyhane (r.a)'den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir;
Rasûlullah (s.a.v): "Dişleri inceltip dikkat çekecek hale getirmeyi,
değişik organlara dövme yapmayı ve kaşları incelterek dikkat çekecek
hale getirmeyi haram kıldı." (Buhârî, Libas: 87; Müslim, Libas: 33)

Eş'ari (r.a)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v),
şöyle buyurdu: "Herhangi bir kadın, kokusu dışarıdan hissedilen koku
ile kokulanarak erkeklerin yanından geçerse, onlarda o kokudan
istifade edip hoşlanırlarsa, o kadın zina etmiş gibi günah
kazanır." (Tirmizî, Edeb: 35; Ebû Davud, Tereccül: 7)

Ebu Hüreyre (r.a)'de rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)
şöyle buyurdu: "Bir kadın mescide gelirken süründüğü kokuyu çıkması
için cünüplükten yıkandığın gibi iyice yıkansın." (Ebû Davud,
Tereccül: 7)

Abdullah'ın hanımı Zeyneb (r.anha)'ten rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Ey kadınlar! Mescide cemaate
gelecekseniz koku sürünmeyin." (Müslim, Salat: 30; Müsned: 25801

Ukbe b. Amir (r.a)'den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) kendi
hanımlarına altın ve gümüş takınmalarına ve ipek elbise giymelerine
engel olur ve sizler Cennet ziynetini ve ipeklerini istiyorsanız
onları bu dünyada giymeyiniz derdi. (Müsned: 16672)

Huzeyfe'nin kız kardeşi (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) bize hitab ederek şöyle buyurdu: "Ey kadınlar
topluluğu süslenmeniz için size gümüş yeterlidir. Bir kadın altın
ziynetlerle süslenir ve onu da başkalarına gösterirse mutlaka azap
görür." (Ebû Davud, Hatem: 8; Dârimi, İstizan: 17)

Huzeyfe'nin kızkardeşi (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) bize hitab ederek şöyle buyurdu: "Ey kadınlar
topluluğu süslenmeniz için size gümüş yeterlidir. Bir kadın altın
ziynetlerle süslenir ve onu da başkalarına gösterirse mutlaka azap
görür." (Dârimi, İstizan: 17; Ebû Davud, Hatem: 8)