5 Aralık 2007 Çarşamba

Modern Toplum ve Kadın


Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı sonuçlar vermemiştir.

Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur.

Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler. Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar.

Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı, gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı için ne söylenebilir?

Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının, yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir.

Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek. Üçüncü şık ise büyük bir bunalım...

Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı) yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir.

İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır.

Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:

İsveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları, kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke. Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var.

Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var. İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların yüzde 40'ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa, kadınlara yönelik şiddetin İsveç'te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil.

İsveç'te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan 1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200.

Norveç'te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var. Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar. Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh” diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç'te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç. En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç'te cinsel suçlar, tacizler de üst düzeyde.

Neden acaba?

3 Aralık 2007 Pazartesi

DÜNDEN BUGÜNE TESETTÜR...

 
Kadını değiştir, her şey değişsin!

Tanzimatla birlikte başlayan Batılılaşma hareketleri toplum hayatını, dolayısıyla aileyi de etkilemişti. Kadının bu değişimde çok büyük bir payı vardı.

Osmanlı döneminde kadının evinden toplum hayatına atılması, mümkün olduğunca İslâm hukuku zedelenmeden yeni çözümler üretme tarzında gerçekleşmişti. Ama Batıyı aynen taklit etmek gerektiğini savunan bir kısım pozitivist aydınlar Batılılaşmanın sadece bilim, askerî ve eğitim alanlarında değil, öncelikli olarak kadınlar üzerinde gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü toplumu kadın üzerinden değiştirmek daha güvenilirdir. “Kadını değiştir, onlar da çocuklarını değiştirsin, toplum değişsin“ formülü.

Onlara göre geri kalmamızın nedeni dinin kadınlara biçtiği roldür. Özellikle dinin tesettür emri kadınların toplum hayatına katılımını engelleyen bir unsurdur. O halde tesettür meselesi çözümlenmelidir. Bu nedenle kadının sosyal ve aile hayatındaki konumu ile ilgili tartışmalarda söz dönüp dolaşıp hep dinin emirlerini tartışmaya gelir…

Zira “kadının hürriyeti” dine karşı mücadelenin sembolüdür.

İşte, hakikatin ancak deney ve gözlemle ortaya çıkacağını savunan pozitivizm felsefesinden kaynaklanan bu bakış açısı yeni cumhuriyet yönetimini de etkilemiştir.

Kadının kıyafetini “çağdaşlık projesi”nin ayrılmaz bir parçası olarak gören Kemalist reformlar bu yüzden kadını merkez noktaya almıştır.

“Aile mahremiyetine müdahale” anlamına geleceğinden, tesettür konusunda kanunî bir yasaklama getirilmemiştir. Günümüze gelinceye kadar tesettür konusu zaman içinde basamak basamak halledilmeye çalışılmıştır.

Dilerseniz bu aşamaları hatırlayalım…


1919: “Tesettür kalkacaktır!”

Mazhar Müfit Kansu’yu dinleyelim. Kansu'nun aktardığı konuşma, Erzurum Kongresi'nin bittiği gece geçer:

"Mazhar, not defterin yanında mı?" diye sordu.

"Hayır, Paşam" dedim.

"Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel!" dedi. Hemen aşağıya indim. Not defterimi alıp geldim. "Defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım bu" dedi.

Süreyya da, ben de, "Buna emin olabilirsiniz Paşam" dedik. Paşa bundan sonra, "Öyle ise önce tarih koy!" dedi. Koydum: 7-8 Temmuz 1919.
Sabaha karşı.

Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce, "Pekâlâ, yaz!" diyerek devam etti: "Zaferden sonra şekl-i hükümet cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce bir sualiniz münasebetiyle söylemiştim. Bu bir. İki: Padişah ve hanedan hakkında zaman gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.

Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım...

"Neden durakladın?" deyince, "Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var" dedim. Gülerek, "Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!" dedi. Yazmaya devam ettim:

Beş: Latin hurufu kabul edilecek.

"Paşam, kâfi, kâfi" dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edasıyla, "Cumhuriyetin ilânına muvaffak olalım da üst tarafı yeter!" diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile, "Paşam, sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz hoşça kalın!" diyerek yanından ayrıldım

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s. 131–132.)


1925: “Kaçıncı maddedeyiz?”

Atatürk, bu yazılı notları çeşitli defalar ortaya getirmiş ve haklılığını herkese hatırlatmıştı. Mazhar Müfit bu süreci şöyle anlatıyor:

Çankaya'da akşam yemeklerinde, birkaç defa, “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum'da tesettür kalkacak, şapka giyilecek, Latin hurufu kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün mühim bir ders de verdi.

Şapka inkılâbını ilân etmiş olarak Kastamonu'dan dönüyordu (1925). Ankara'ya avdet ettiği anda otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisi'nin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisi'ne de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden, "Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?" deyiverdi. Bu bir lâtifeydi, fakat mahcup eden bir lâtife...


Balolar…

Atatürk'ün toplum hayatında kadını kullanarak getirmek istediği bazı yenilikler “cumhuriyet baloları”yla başlatıldı. İlk balo, Eylül 1925'te İzmir'de düzenlendi. 29 Ekim 1925 tarihinde ise, ilk “resmî” cumhuriyet balosu gerçekleştirildi. Başbakan, bakanlar, büyükelçiler, ordu komutanları ve b
asının ileri gelenleri eşleriyle birlikte bu balolara iştirak ettiler.  


1935

Kadınların giyimlerinin düzenlenmesi faaliyetleri ilk kez 1935 yılında yapılan CHP Kongresinde gündeme gelmiştir. Kanun çıkarılmamış, inisiyatif belediyelere bırakılmıştır.


1960’lı yıllar…


Ülkemiz bir ihtilâlden çıktı. Adnan Menderes ve iki bakanı asıldı.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de değişim rüzgârlarının estiği yıllardı bu yıllar. Taşra insanları Prof. Dr. Şerif Mardin’in tabiriyle “kovuk”larından çıkmış modern yaşamı talep etmeye başlamışlardı. Şerif Mardin tabloyu bir röportajında şöyle yorumluyordu: “O zamanlar devletin kolları uzanmadığı için, taşra kendi kovuğunda yaşıyordu. Ama 60’dan sonra insanlar yavaş yavaş o kovuklardan çıkmaya başladı. Bu gerçekle yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Kovuklarından çıkan insanların memleketinde ne yapılır, onlarla nasıl baş edilir?..” (16 Eylül 2007, Hürriyet.)


1968: “Hey sen. Sen. Başörtülü kız!..”

Hatice Babacan, Ankara İlâhiyat Fakültesi öğrencisidir. Ülkemizde başörtüsü nedeniyle üniversiteden atılan ilk öğrenci sıfatını taşır.
Reha Muhtar, babasının ağzından olayın nasıl gerçekleştiğini (Muhtar’ın babası o yıllarda İlâhiyat Fakültesinde öğretim görevlisidir) bir yazısında şöyle anlatır:

Profesör Neşet Çağatay kürsüde... Ders başlamadan öğrenciler arasındaki bir genç kızı işaret ederek “Hey sen... Sen... Başörtülü kız...” diye sesleniyor... Başörtülü kız “Ben mi efendim?” diye soruyor. Çağatay, “Evet, sen” diyor, “Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun? Ya başındaki çıkar, ya da dışarı çık!..” (18 Eylül 2007, Vatan gazetesi.)

Olay büyür, İlâhiyat Fakültesi öğrencileri olayı protesto amacıyla toplu eylem yaparlar. Hatice Babacan başka bir üniversitede eğitimini tamamlar.

Gençlerin bu tepkisi Kemalistlerde büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Prof. Dr. Şerafettin Turan tabloyu şu cümlelerle özetler: “1949 yılında kurulan Ankara İlâhiyat Fakültesinde 19 yıl sonra türbanın toplu eyleme varacak derecede bir soruna dönüşmesi, yalnızca öğrenci hareketleri yönünden değil laiklik anlayışı yönünden de düşündürücü idi... Sonunda boykot bitirilmiş, dersler başlamıştı, ama bu eylemle türban sorunu Türkiye'nin gündemine girmişti. Giderek daha büyük boyutlar kazanacaktı." (Prof. Dr. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 5. kitap.)


1970’li 80’li yıllar

Tesettürlü yazarlar Şule Yüksel Şenler, dergimizin değerli kalemlerinden Mümine Güneş ve geçtiğimiz aylarda ebedî âlemlere uğurladığımız Zeynep Münteha Polat’ın kitaplarının yoğun ilgi gördüğü yıllardı 1970’li yıllar...

Üniversitelerdeki başörtülü öğrencilerin sayısındaki hızlı artış, 80’li yıllarda başörtüsü yasağını gündeme getirmiştir.

En modern üniversitelerde başörtülü kız öğrencilerin oturma eylemi yaparak kaybettikleri haklarını aramaları Kemalistleri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü modern bir eğitim aldıktan sonra halen dini en büyük referans noktası olarak kabul eden başörtülülerin varlığı, geleneksel-modern, ilerici-gerici ve aydın-Müslüman gibi tasniflerindeki geçersizliğin belirtisidir. (Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 116, 132.)
Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi ve modern kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer istedikleri için de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı kabullenilmek istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir tehlike kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim birimlerini modernliğin ve lâikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından yaşanılan durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi bir saldırı olarak düşünülmüştür.
(Nilüfer Göle, Modern Mahrem, s. 48. )


2000’li yıllar…

Başörtüsü sorunu bugün üniversitelerden, kamu kurum ve kuruluşlarına, özel dershanelerden, imam hatip liselerine kadar toplum hayatının değişik alanlarında varlığını devam ettirmektedir.

Bunun yanında kimi başı örtülülerin dinimizin tesettür emrine riayette lâkayt olması da ayrı bir problemdir. Zira tesettür emri kadın için başörtüsünü de içine alan, ama başörtüsünden ibaret olmayan ve hassas olunması gereken kurallar ihtiva eder. Şimdilik bu derin konuyu önümüzdeki sayılarda kapak dosyası olarak ele alacağımızı belirtmekle yetinelim.


Sonuç:

Evet, kazanılmış hakları elinden alınan başörtülü olarak eğitim ve çalışma hakkı engellenen kadınların işi zor! Hem de pek çok açıdan…

Özgürlükleri genişleten bir anayasanın hazırlık çalışmalarının yapıldığı şu günlerde, “irtica paranoyası” görenlerin sayısı gün geçtikçe artarken “first lady”mizin başörtülü olması bu tabloyu değiştirir mi dersiniz?
Bekleyip göreceğiz…


Yasemin Güleçyüz-Bizim Aile

15 Mayıs 2007 Salı

YA SABIR!!....

İnsanların çoğu, sabrı ancak zaruri bir durum oluştuğunda ve yapacak başka birşey kalmadığına inandıkları anlarda gösterirler. Ama aslında "sabır" zannettikleri bu tavrın, sabrın gerçek anlamıyla hiçbir bağlantısı yoktur. Bu kimseler göğüs germek durumunda oldukları bir zorluğa ancak tahammül edebilirler. Tahammül eden bir insan, başına gelen olayları Allah'ın bir hikmet üzerine yarattığını ve tümünün ardında pek çok hayır gizlenmiş olabileceğini düşünmediği için sıkıntı içerisindedir. Ruh halindeki bu olumsuzluk, memnuniyetsizliğini ifade eden şikayetçi konuşmalarla ve sıkıntılı yüz ifadeleriyle kendini belli eder. Tahammül edilmesi gereken durum sona erene kadar bu kimseler olumsuz bir ruh halinden kurtulamazlar. Müminlerin gösterdiği sabır ise bu tahammül anlayışından çok farklıdır. Başlarına bir zorluk geliyorsa bunu yaratanın Allah olduğunu ve bunun mutlaka kendileri için hayırlara vesile olacağını bilirler. Allah'ın kendileri için en güzel kaderi belirlediğini bildikleri için karşılaştıkları her olaya gönülden razı olur ve hoşnutlukla tevekkül ederler. Bir ayette Allah müminler için "Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." (Ankebut Suresi, 59) şeklinde bildirmiştir. Müminler hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, şikayet etmeyi, yakınmayı kendilerine hiçbir şekilde yakıştırmazlar. Bunun yanında Kuran'da, "Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır." (İnşirah Suresi, 5-6) ayetleriyle de bildirildiği gibi, Allah'ın zorlukları kolaylıklarıyla birlikte yarattığını ve bunun Allah'ın değişmeyen kesin bir kanunu olduğunu bilirler."Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez..." (Bakara Suresi, 286) ayetiyle Allah kullarına önemli bir gerçeği daha hatırlatmıştır. Allah her insanı, ancak üstesinden gelebileceği zorluklarla denemektedir. Dolayısıyla insan bir zorlukla karşılaşıyorsa, kesin bir gerçektir ki Allah o kişiye bu duruma sabredebileceği gücü de vermiştir. İşte Kuran'ın bu ayetlerine iman eden müminler sabrı hiçbir şekilde "bir olaya tahammül etmek" olarak algılamazlar. Dünyada iken bu zorlukların hiçbir şekilde sonu gelmese bile, bunda bir hayır olduğunu ve Allah'ın sabredenlere ahirette sabır göstermelerinin karşılığını en güzeliyle vereceğini de bilirler. Ve bunu bildikleri için de hiçbir zaman sıkıntıya kapılmazlar. Allah'tan gelen bir zorluğu giderebilecek olanın ancak Allah olduğunu, yalnızca Allah'a sığınıp O'ndan yardım dileyebileceklerini bilerek zorlukları hafifletmesi için Rabbimize dua ederler:"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

25 Nisan 2007 Çarşamba

SÜSLENME İLE İLGİLİ HADİSLER


Enes (r.a.) rivayet ediyor: Kadın kocasından başka erkekler için güzel
koku sürünüse bu onun için ancak ateş ve ahiret için utanç olur.
Taberani'nin Evsaf'ından

Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor: Bir kadın güzel koku sürünüp bunu
hissetsinler diye bir topluluğa uğrarsa, zina etmiş olur. Ebû Davud,
Tereccûd: 7; Tirmizi, Edeb: 35; Nesaî, Zinet: 35; Darimî, Isti'zan;
18; Mûsned, 4:400,414,418

Huzeyfe'nin kız kardeşi (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ey kadınlar cemaati! Süs
eşyanız gümüşten olmalıdır. Sizden hangi kadın altınla süslenir ve onu
izhâr eder (yabancıya gösterirse), mutlaka onunla azaba maruz
kalır." [Ebû Dâvud, Hâtem 8, (4237); Nesâî, Zînet 39, (8, 156, 157).]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/478

Hz. Esmâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Bir kadın Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Kızım çiçek hastalığına yakalandı
ve saçları döküldü. Ben onu evlendirdim, iğreti saç takayım mı?" diye
sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah takana da taktırana da lânet
etmiştir?" diye cevap verdi." [Buhârî, Libâs 83, 85; Müslim, Libâs
115, (2122); Nesâî, Zînet 71, (8, 187, 188).]

"Hz. Muâviye (radıyallâhu anh) hacc yaptı. O zaman minbere çıkarak
halka bir hutbe îrad etti. (Hutbe sırasında), koruma polisinin elinde
bulunan bir tutam saçı alarak şunları söyledi: "Ey Medîneliler!
Âlimleriniz nerede? Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim,
bu çeşit şeyleri yasaklamış ve şöyle demişti: "İsrailoğullarının
kadınları ne zamanki bunu taktılar helak oldular." [Buhârî, Libâs 83,
Enbiya 50; Müslim, Libâs 122, (2127); Muvatta, Şa'ar 2, Ebû Dâvud,
Tereccül 5, (4167); Tirmizî, Edeb 32, (2782); Nesâî, Zînet 21, (8,
144-147), 68, 69, (8, 186, 187); İbnu Mâce, Nikah (1987).]

Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Her göz zânidir. Şurası muhakkak ki, kadın
koku sürünür, sonra da (erkek) cemaate uğrarsa o da
zâniyedir." [Tirmizî, Edeb 35, (2787); Ebû Dâvud, Tereccül 7,
(4174,4175); Nesâî, Zînet 35, (8, 153).]

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki: "Kendisine buhur değen (kendisinden koku
duyulan) kadın sakın bizimle yatsı namasına katılmasın. "[Müslim,
Salât 143, (444); Ebû Dâvud, Tereccül 7, (4175); Nesâî, Zînet 37, (8,
154).]

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:"
İğreti saç takana da, taktırana da, bedene dövme yapana da, yaptırana
da Allah lânet etsin!" [Buhârî, Libas 86, Tıbb 36; Müslim, Libas 119,
(2124); Nesâî, Zinet 25, (8, 148).]

İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) dedi ki: "İğreti saç takan, taktıran;
kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran
lanetlenmiştir." [Ebû Dâvud, Tereccül 5, (4170).]

Ebû'l-Hüsayn der ki: "Arkadaşım benden önce mescide vardı. Sonra da
ben geldim ve yanına oturdum. Bana: "Ebû Reyhâne'nin anlattığına
yetiştin mi?" dedi. "Hayır!" diye cevap verince: "Ben onun anlattığını
dinledim, diyordu ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) on şeyi
yasakladı: Dişleri törpüleyip inceltmek, dövme yapmak, (erkeklerin saç
ve sakallarındaki akları, kadınların yüzlerindeki tüyleri) yolması,
kadının kadınla, erkeğin erkekle aynı örtü altında arada bir mânia
olmadan yatması, erkeğin Acemler gibi elbisesinin alt kısmına ipek
şerit ilâve etmesi, yine Acemler gibi omuzlarına alem olarak (dört
parmak genişliğinden fazla) ipek koyması, yağmacılık yapması; saltanat
sahibi olmayanın (Acemlerin ziyyi (süsü) durumunda olan) kaplan
(derisinin) üzerine oturması ve yüzük takması." [Ebû Dâvud, Libâs 11,
(4049); Nesâî, Zînet 20, (8, 143); İbnu Mâce, Libâs 47, (3655).]

İbn Ömer (r.a.)'den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
"Saçını ulama yapana yani saç nakli yapıp peruk kullanana ve
kullandırana dövme yapana ve yaptırana Allah lanet etsin yani Allah
rahmetinden uzaklaştırsın." (Ebû Dâvûd, Teraccül: 5; Nesâî, Ziyne: 22)

Nafi'e İbn Ömer'den ulaştığına göre, Rasûlullah (s.a.v) Peruk takan ve
taktırana dövme yapan ve yaptırana lanet etmiştir. (Sadece Nesâi
rivâyet etmiştir.)

Said el Makburî (r.a)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Muaviye b.
Ebî Süfyanı minber üzerinde elinde bir peruk olduğu halde gördüm şöyle
diyordu: "Ne oluyor bu Müslüman kadınlara ki başlarına bu peruklardan
koyuyorlar. Rasûlullah (s.a.v)'den işittim şöyle diyordu: "Herhangi
bir kadın başına kendisinin olmayan bir saçı ilave ederse batıl ve boş
bir iş yapmış olur." (Ebû Davud, Terecccül: 5; Tirmizî, Edeb: 32)

Ebu Bekir'in kızı Esma (r.a)'dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) saç
(peruk) takana ve taktırana lanet etti. (Ebû Davud, Terecccül: 5;
Tirmizî, Edeb: 32)

Âişe (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)
şöyle buyurmuştur: "Allah, peruk takana ve taktırana lanet etmiştir."
Amr b. Mansur aktarmıştır. Half b. Musa rivâyet ederek, babam şöyle
rivâyet etmiştir dedi. Katade'den Azre'den hasan el Uranî'den Yahya b.
Cezaar'dan ve Mesruktan rivâyete göre, bir kadın Abdullah b. Mes'ud'a
gelerek şöyle dedi: "Saçlarım seyrek ve azdır, başıma saç ilave
edebilir miyim veya peruk takabilir miyim?" Abdullah b. Mes'ud ta:
"Hayır" dedi. Bu sefer kadın: "Bu hükmü Rasûlullah (s.a.v)'den mi
duydun yoksa Allah'ın Kitab'ında mı buluyorsun?" deyince, İbn Mes'ud:
"Hayır peruk kullanamazsın, bu hükmü hem Rasûlullah (s.a.v)'den duydum
hem de Allah'ın Kitab'ında Rûm sûresi 30. Ayette: "Allah'ın yaratışı
değiştirilemez" buyurulur. Ayrıca Haşr sûresi 7. ayetinde de: "...Bu
sebeple Peygamber (s.a.v) size ne verirse ve ne getirirse ve ne
emrederse onu alın ve sizi neden sakındırıp yasaklarsa ondan elinizi
çekin..." buyuruyor dedi. Bu hadis buradaki şeklinden uzuncadır.
(Buhârî, Libas: 83; Müslim, Libas: 33)

Abdullah (r.a)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v):
"Dövme yapan ve yaptıranı güzel görünmek için kaşlarını alan ve
dişlerini inceltip dişlerinin görüntüsünü değiştirenleri
lanetledi." (Buhârî, Libas: 83; Müslim, Libas: 33)

Âişe (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v):
"Dövme yapmayı ve yaptırmayı, saç (peruk) yapmayı ve yaptırmayı,
kaşların kıllarını almayı ve aldırmayı yasak etti." (Buhârî, Libas:
83; Müslim, Libas: 33)

İbn Mes'ud (r.a)'tan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah
(s.a.v)'den işittim şöyle diyordu: "Allah'ın yarattığı şekli bozarak
yüzlerinden kaşlarından kıl alarak değişiklik yapanlara ve dövme
yapanlara Allah lanet etsin." (Buhârî, Libas: 87; Müslim, Libas: 33)

Câbir b. Abdullah (r.a)'tan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah
(s.a.v)'den işittim: "Dişleri inceltip dikkat çekecek hale getiren,
kaşları yolup incelterek dikkat çekmeye çalışanlara ve dövme
yaptırarak yaradılışı değiştirenlere lanet etti." (Buhârî, Libas: 87;
Müslim, Libas: 33)

Ebu Reyhane (r.a)'den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir;
Rasûlullah (s.a.v): "Dişleri inceltip dikkat çekecek hale getirmeyi,
değişik organlara dövme yapmayı ve kaşları incelterek dikkat çekecek
hale getirmeyi haram kıldı." (Buhârî, Libas: 87; Müslim, Libas: 33)

Eş'ari (r.a)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v),
şöyle buyurdu: "Herhangi bir kadın, kokusu dışarıdan hissedilen koku
ile kokulanarak erkeklerin yanından geçerse, onlarda o kokudan
istifade edip hoşlanırlarsa, o kadın zina etmiş gibi günah
kazanır." (Tirmizî, Edeb: 35; Ebû Davud, Tereccül: 7)

Ebu Hüreyre (r.a)'de rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)
şöyle buyurdu: "Bir kadın mescide gelirken süründüğü kokuyu çıkması
için cünüplükten yıkandığın gibi iyice yıkansın." (Ebû Davud,
Tereccül: 7)

Abdullah'ın hanımı Zeyneb (r.anha)'ten rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Ey kadınlar! Mescide cemaate
gelecekseniz koku sürünmeyin." (Müslim, Salat: 30; Müsned: 25801

Ukbe b. Amir (r.a)'den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) kendi
hanımlarına altın ve gümüş takınmalarına ve ipek elbise giymelerine
engel olur ve sizler Cennet ziynetini ve ipeklerini istiyorsanız
onları bu dünyada giymeyiniz derdi. (Müsned: 16672)

Huzeyfe'nin kız kardeşi (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) bize hitab ederek şöyle buyurdu: "Ey kadınlar
topluluğu süslenmeniz için size gümüş yeterlidir. Bir kadın altın
ziynetlerle süslenir ve onu da başkalarına gösterirse mutlaka azap
görür." (Ebû Davud, Hatem: 8; Dârimi, İstizan: 17)

Huzeyfe'nin kızkardeşi (r.anha)'dan rivâyete göre, şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.v) bize hitab ederek şöyle buyurdu: "Ey kadınlar
topluluğu süslenmeniz için size gümüş yeterlidir. Bir kadın altın
ziynetlerle süslenir ve onu da başkalarına gösterirse mutlaka azap
görür." (Dârimi, İstizan: 17; Ebû Davud, Hatem: 8)